Peki burada tam olarak ne oluyor? İşin içinde çok daha büyük ekonomik güçler var ve bu noktada bana bu slaytı sağlayan Andrew McAfee ile Erik Brynjolfsson’ın kulaklarını çınlatmak istiyorum. Benim görüşüme göre, her iki tarafta da – ama özellikle sağ kanatta – görülen bu güçlü kutuplaşma, aslında tırmanan ekonomik eşitsizliğe verilen bir tepki.
Bakın, bu harita – daha doğrusu bu grafik – temel olarak Amerikan pastasının, yani GSYİH’nin (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla) büyüklüğünü gösteriyor. Buradaki gümüş renkli çizgi reel GSYİH’yi temsil ediyor; biz ise yeşil çizgiye, yani medyan hanehalkı gelirine odaklanacağız. Buradaki can alıcı nokta şu: 1953’ten yaklaşık 1983’e kadar GSYİH ile medyan hane halkı geliri birbirine oldukça yakındı; yani bir nevi el ele hareket ediyorlardı. Pasta büyümeye devam ettikçe, sıradan bir insanın pastadan aldığı pay da büyüyordu.
Sonra 1980’lerin başında başlayan ve sonrasında iyice hız kazanan o “büyük kopuşu” görüyoruz. Yani gümüş çizgi ile iş gücü verimliliği yukarı, yukarı ve daha da yukarı gitmeye devam ederken, yeşil çizgi düzleşiyor, hatta hafifçe negatife dönmeye başlıyor. Bir başka deyişle, pasta büyümeye devam ediyor ama sıradan bir insanın aldığı pay küçülüyor.
Dolayısıyla burada bahsettiğimiz şey aslında tamamen eşitsizlik. Yani zenginliğin giderek daha küçük ve seçkin bir azınlığın elinde toplanması… Sıradan insanlar artık geleceğe dair umutlarının tükendiğini, anne babalarından daha iyi bir konuma gelme ihtimallerinin düştüğünü ve “Amerikan Rüyası”nın ölmekte olduğunu hissediyor.
Bu durum, siyasi yelpazenin iki farklı ucunda çok farklı anlatılara bürünmüş durumda:
- Sağ kanatta anlatı şu: Kıyı kesimlerinde yaşayan elitler, devlet yardımlarını hak etmeden alanlar ve göçmenler toplumdaki tüm değeri emiyor; buna karşılık “gerçek ve çalışkan Amerikalılar” (ki bu genellikle beyaz Hristiyan Amerikalılar anlamına geliyor) pastadan hak ettikleri payı alamıyor.
- Sol kanatta ise durum daha çok Bernie Sanders tarzı bir anlatı: Milyarderler sistemi kendi lehlerine hileyle bağlamış durumda ve bedeli sıradan insanlar ödüyor.
Hangi anlatının doğru olduğunu düşünürseniz düşünün, artan eşitsizlik gerçeği yadsınamaz. Eğer insanların kutuplaşmış siyasi tutumlarını nihai olarak tetikleyen şeyin bu ekonomik öfke ve hoşnutsuzluk olduğu konusunda haklıysam, o zaman bu köklü ekonomik sorunu çözmemiz gerekiyor demektir.
Burada yaşananları Rousseau’cu bir dille ifade etmek gerekirse; insanlar *toplumsal sözleşmenin bozulduğunu hissediyor. Yani kurallara göre oynasanız ve üzerinize düşeni yapsanız bile, artık eskisi gibi veya hak ettiğiniz şekilde karşılığını alamıyorsunuz. Üstelik bu soruna diğer taraftaki insanlar sebep oluyor. Sizle hiçbir alakası yok.
Benim bakış açıma göre, işe yarayacak herhangi bir müdahale veya politikanın öncelikle bu güvensizlik sorununu çözmesi gerekiyor çünkü şu anki his şu: Karşı taraftaki insanlar güvenebileceğiniz, birlikte çalışabileceğiniz insanlar değil; aksine, karşılıklı iş birliği yoluyla kazanmak yerine sizin sırtınızdan geçinen, sizi sömürmeye çalışan insanlar.
*Toplumsal sözleşme ( Social contract ): Bir toplumun üyeleri arasında sosyal ve siyasi çıkarlar doğrultusunda iş birliği yapmak üzere yapılan örtük bir anlaşmadır. Vatandaşlar, geriye kalan haklarının korunması ve toplumsal düzenin sağlanması karşılığında belirli haklarından feragat etmeyi ve hükümet otoritesini kabul etmeyi onaylarlar.